HABERLER

Meğerse Ölmemiş, Meğerse Olmamış

Meğerse Ölmemiş, Meğerse Olmamış
Zeynep Rade
Ocak 29 / 2018

Günlerdir uyuyamıyordum. Dün gece nihayet gözlerimi kapadım, hem de yatağıma uzanmış halde. Rüyamda seni gördüm. Yaşıyormuşsun. Çok gençsin, sakalların da yok. Oyun parkındaymışız. Bana gülümseyerek bakıyorsun. Alay da etmiyorsun üstelik. Kollarını açıyorsun ben de koşuyorum. Küçüğüm ama çok değil. Sekiz, dokuz belki. Şiş karnımla, yanaklarımla, yaralı dizlerimle, kız olmamla alay etmiyorsun.

Oyun parkındaymışız. Yanımıza başkaları geliyor. Birkaç büyük, çocuk. Onlara şöyle bir baktıktan sonra gözlerini bana doğru çeviriyorsun. Sanki seviyormuş gibi. Onlardan mühimmişim gibi bakıyorsun. Derken salıncaklara gidiyorum. Arkamdan geliyorsun. Salıncak büyüklere yapılmışçasına çok yüksek. Zar zor tırmanıyorum ama tırmanmamla düşmem bir oluyor, dudaklarım titremeye başlıyor. Yanıma gelip elimden tutuyor,

“Aferin bak hiç korkmadan tırmandın” diyorsun.

“Ama düştüm” diyorum.

“Ama kalktın” diyorsun.

Sarılıyoruz. Ne sarılma. Hiç ayrılmayacakmış gibi.

Sonra uyanıyorum. Hatırlıyorum ki ölmüşsün. Yatağımda doğruluyorum. Başucu lambam zaten açık. Öldüğün için hiçbir şey hissetmiyorum. Hiç.

Rüyamdaki adam içinse çok üzülüyorum. Öyle bir babanın yok olmuş olması yüreğimi eziyor. Burnumdan başlayan bir yanma genzime, oradan göğsüme inip oturuyor. Geniş geniş, eze eze, acıtarak oturuyor. Olur da oğlum duyup uyanmasın diye, banyoya gidip musluğu açıp ağlıyorum. Ağlamak rahatlatmıyor.

“Ne iyi bir baban vardı, Allah rahmet eylesin” desinler istiyorum. “Acını paylaşıyorum, mekanı cennet olsun, nur içinde yatsın” desinler istiyorum senin için.

Az önceki gibi rüyalar görmek istiyorum. Sanki beni sevmişsin gibi, sanki annemi acıtmak için önüne ilk çıkan, gözünü para bürümüş bir kadını karı olarak seçmemişsin gibi, ve bu kadının kızını parayla kızın etmemişsin gibi rüyalar görmek istiyorum. Rüyamda sanki bana “anasının kızı sen de” diye bağırmamış, kız çocuk olduğum için küçümsememişsin, doktor olmadım diye hor görmemişsin, benimle her görüştüğünde ve herkesin içinde alay etmemiş, onun bunun yanında itip kakmamış, dövmemiş, sövmemiş, henüz on beşimdeyken başkalarının yanında tartıyı orta yere koyup “çık bakalım üstüne, çık da şişman kimmiş görsünler” dememişsin gibi.

Boşanırken annemin değil senin yanında kalmamla birlikte, istemediğin bu sorumluluğun acısını benden fersah fersah çıkartmamışsın gibi. Senin çocuklarını istemeyen bir kadınla bir olup beni kovmamışsın gibi.

Bizse her şeye rağmen hastalandığında koşup gelmemişiz salak gibi. Olur da son nefesinde bizden özür diler, bize bir şey söylersin diye karının ödü kopmamış gibi. Çocuklarınla ayrı geçen zamanı telafi etmen için bizi başbaşa bırakmış gibi.  Ana kız endişeden çevresine, “ya üstümüze verilenlere dava açarlarsa” dememiş gibi.

Sen ölür ölmez üstünü başını çöpe atan kadınla, kızından bahsediyorum.

Öyle bir rüya görmek istiyorum ki, mal mülk ne varsa karına ve onun kızına bırakıp öldüğünde seni tanıyan tanımayan senden utanmamış gibi. Annemi, hani beş kuruş vermeden boşandığın, iki kardeş nafamızı vermediğin annemi, hani yirmilerinde aşık olduğun ama yirmi yıl sonra boşanırken nefretinden hakkında söylemediğini bırakmadığın annemi, boşandıktan sonra saçını başını boş verip sokak hayvanlarının anneliğine soyunan annemi, son nefesine kadar kötülememişsin gibi.

Hastanede öldüğünde Tülay ablayı arayıp “bunlar babamın özel neyi varsa atar şimdi, ona ait olabilecek ne varsa al” demeseymişim keşke. Bana getire getire takma dişlerini getirmeseymiş o da. “Ah kızım, babandan kalanların hepsini atmışlar. Bir bunu bir de kırık gözlüğünü kurtardım” demeseymiş. Ben de takma dişlerini ve onarttığım gözlüğünü kadife bir keseye sarıp “Benden sonra” sandığına kaldırmasaymışım. Aklıma geldikçe dişlerimi birbirine geçercesine sıkmasaymışım.

Elif’in de babası öldü biliyor musun? Hani çocukları okusun diye arabasını satıp yıllarla iş yerine otobüsle giden adam öldü. Evimi alırken yalnız kalmayayım diye benimle notere, bankaya gelen adam. Elif, “babam yok artık” dedi.

Ne bilsin babasızlığın bu olmadığını. Ne bilsin baba ölünce babanın yok olmadığını. Ne bilsin ne babasız dünyaya gelenin, ne de babası ölenin babasız olmadığını.Varken yoksa işte o zaman babasız olunduğunu ne bilsin. Yaşarken reddedilmediyse, babası onu reddedip başka çocukları okşamadıysa… Rızkını başkasının çocuğuna saymadıysa. Her görüşünde kötülemediyse ne bilsin. Ne bilsin böylesi pislik bir babanın kafasına babalığın dank etmesini bir ömür beklemekten, yaralı bir annenin hırçın ve yarım sevgisine gark olmaktansa, annemin yekpare sevgisiyle bir piç olmayı yeğlediğimi ne bilsin. Anlatsam da anlamaz.

İşte böyle. Çocuklarını seven bir adam daha toprağa karıştı.

Dönelim sana. Sen son günlerinde acı içinde kıvranır, karın ve kızı, yattığın odanın koridorunda onla bunla sohbet eder, ben dünyanın öbür ucundan ulaşmaya çalışırken, abim sen daha fazla acı çekme diye doktorun ellerine yapışıp yalvardı da seni uyuttular. Bağırman kesildi. Mehmet de o gece birkaç saat uyudu. İki gün sonraysa uykuda kalbin durdu. Hemşireler içeri girdiğinde Mehmet, ne onu ne de beni ömrünce ne sevmiş ne bakmış bir adamın ufacık kalmış bedeninin yanına uzanmış, kemikli ellerini öpüyordu.  

Cenazede yalnızca ben, Mehmet ve Tülay ablayla kocası ağladı. Birlikte birbirimize sarılırken, Tülay abla ve kocası komşularına, Mehmet gözünün önünde gerçekleşen bir ölüme, bense böylesi ezik ve hain bir insanın nihayet yaşamımızdan defolup gitmesine rahatlamanın suçluluğuyla ağladım. Yalnız ona mı? Sırf sana benzemiyor diye seçtiğim yanlış adamla evlenmenin onarılmaz bedeline ağladım. Beni banyoda ağzım burnum kırılmış bir halde kanlar içinde yatarken buldukları haberi sana geldiğinde, “Bu böyledir. Ne evliliği becerebildi ne de boşanmayı...” demeni, bir dış kapının mandalından duyduğuma ve bu lafları söyleyenin dünyaya gelmeme sebep bir adam olmasına ağladım. Annemin, bizler sefalet çekerken ilkokul mezunu karına ve onun yedi sülalesine yedirdiklerini gördükçe bizlerden utanmasına, öğretmenlerden duyduğum “bunun anne babası ayrı, baba evlenmiş gitmiş” kelamına, senden iyi bir söz beklememe, iki kardeş istenmememize ve aslında babamızın hiç var olmadığına ve bundan sonra da hiç olmayacağına ağladım. Yıllarla kalbime attığın kancalar her bir yöne çekildi o gün.

Benim babam hiç olmadı. Ama o Mart günü biri öldü.

Ta orada bir köyde, münzevi yaşamı seçmiş biri.

Toprağına yağan yağmurların çetelesini tutan, civcivleri avcunda ısıtan, yoksullara aş dağıtan, doğayı kirletmesin diye naylon kullanmayan, toprağına kuyu açan, Shakespeare okuyan biri.

İşte ben o gün orada, aslında o adamın öldüğüne ağladım hem de çok.